
DÜN SAVAŞTIKLARIMIZDA BUGÜN BARIŞ YAPABİLİRMİYİZ?
İslâm’ın hem birebir kelime anlamı hem de ana ilkesi barıştır. Ancak gerektiğinde savaş emrinin varlığıda biline bir hakikattir. Savaş şartları oluştuğunda savaşmak, barış şartları oluştuğunda da barışmak tabiki mümkündür.

Savaşta Gözetilen Hukukî ve Ahlâkî İlkeler. İslam hukuk sistemi, diğer medeniyetlerden
yüz yıllar önce çok sayıda büyük hacimli eserler ortaya koyarak savaş ve barış kavramları
etrafında ayrıntılı değerlendirmeler sunmuştur. Ortaya koyduğu kurallar ve çizdiği
perspektifler ile keyfiliğe ve zulme müsamaha göstermemek için özü şiddet ihtiva eden
savaş kavramına dair hukuki ve ahlaki ilkelerin mutlak surette gözetilmesini zaruri
görmüştür.
Savaş sırasında ve sonrasında her şeyi mubah gören yaklaşımları, düşünce sistemlerini
reddederek birtakım kırmızıçizgilerle bu hassas alanı sınırlandırmıştır. İslam hukuku
bakımından savaş hem dayandığı gerekçeler hem de içeriği itibariyle zulme dönüşmemelidir.
İslam hukukunun savaşta gözetmeyi hedeflediği ilkeleri, savaş öncesi ve savaş sonrası evreler
olarak iki kısımda değerlendirilmiştir.
İslam, savaşın varlığını inkâr etmemiş; ne arka planda hayalciliğin yer aldığı bir
teslimiyeti öngörmüş, nede doğrudan ve hesapsızca şiddet yanlısı bir tavır ortaya
koymuştur. Kur ân- Kerim ve Hz. Peygamber (s.a.s) in metodu, uygulamaları esas alınarak
keyfi çatışma ve savaca müsaade edilmemiş ancak bu, İslam’ın şartlar mecbur kıldığında
savaşın gerekliliğini göz ardı ettiği anlamına gelmemektedir. Nitekim yine Kur'ân-ı Kerim ve
Sünnet-i Nebí de savaşla ilgili açık ifadeler yer almakta, savaş sürecinde ortaya konacak
fedakârlıklardan övgüyle söz edilmektedir. Bahse konu âyet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerdeki
üslûp, beyan edildikleri ortam ve şartlar, ayrıca bağlamları dikkate alınarak doğru
anlaşılabilir. Savaş ve güç kullanımını öne çıkaran ifadeler, başka bir suretle müdafaası
mümkün olmayan mukaddes bir hakkı, genele ait bir varlığı muhafaza, himaye yolunda
meşruiyet ortaya koymaktadır.
Âyet-i Kerimeler ve hadis-i şerifler, özellikle antlaşma ihlallerinin altını çizmekte ve
Müslümanların uğradıkları ihanetleri vurgulamaktadır. İlişkileri savaş zeminine taşıyabilecek
antlaşma ihlalleri reddedilirken antlaşmalara sadakat övülmektedir. İslam’ın ince ve insani
yaklaşımı, savaş kavramına dair meşruiyet anlayışında kendisini açıkça göstermektedir.
İslam, inançsızlığa da inanmayanlara da tahammülsüz değildir. Keza insanları zorla
inandırmak, cebren ve korku salarak onları dine sokmak gibi bir amacı, niyeti ve kaygısı
yoktur.
Türkiye’mizin âlî menfaatleri için zaman zaman Rusya, Amerika, Çin v.b Ülkelerle
anlaştığımız hususlar olduğu gibi anlaşmazlıklarımızda olmaktadır. Ülkelerin genel
çıkarları söz konusu olduğunda Kafir, Müşrik, Zalim Devlet Başkanları ile
görüşülebilir. Bu durumda dün kavgalıydınız bugün niye barış içindesiniz demek doğru
değildir. Dün düşman olduğumuz, savaştıklarımızla bugün şartlar uygun olunca barış
yapabiliriz.
İslam tarihine bir bakalım, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) biz Müslümanların rol
modelidir. Kendi inandığı değerleri yaşama hakkı verilmeyip mallarına, canlarına
topraklarına el uzatıldığı dönemlerde ölümü şehadeti göze alarak karşı konulmuştur.
Düşmanın güç ve kuvvetinden çekinmeden karşı cihat edilip savaş yapılmış olduğu halde
savaştan sonraki dönemlerde de barış yapılmıştır. Mesela: 624 yılında Bedir, 625 yılında
Uhut, 627 yılında Hendek ‘te Müşriklerle savaşmış, ancak 628’e geldiği zaman Kabe’yi
tavaf etmek maksadıyla Hudeybiye’ye gelindiğinde, o yıl değil ertesi yıl Kâbe’yi tavaf
etmeleri anlaşmasını müşriklerle yapmıştır. Hatta zahiren Antlaşma maddeleri
Müslümanların aleyhine görüldüğü de bir hakikattir.
O zaman haşa, madem böyle anlaşma yapılacaktı dün savaşları niye yaptın mı
diyeceğiz? O savaşlar yapılmasaydı, Müslümanlarla antlaşmaya müşrikler yanaşır
mıydı? Elbette yanaşmazdı. Ülkelerin menfaatlerine göre çıkarlarına göre dönemsel
durumlar yaşanabilir olayları böyle okumak gerekir. Hudeybiye antlaşmasında
çoğunluğun göremediği hakikat şudur: Güçlüyüm diyen Müşrikler, Peygamberimizle bir
antlaşmaya imza atarak Müslümanlarında gücünü bir nevi kabul etmiş olmaktadırlar. Bu
kabullenme netice itibariyle Müslümanların Mekke’yi fethetmesinede zemin hazırlamıştır.
Zalimlerin yöntemlerini kim uygularsa uygulasın zalim olurlar. Müslümanlar
zalimlerin yöntemlerini kullanamazlar. Zalimlerin yöntemlerini kim kullanırsa
kullansın sonucunda zalim değişir fakat zulüm değişmez. Her zalime, hak ettiği ceza
misliyle mutlaka verilmeli, kısasa kısas uygulanmalı, cezalar uygulanırken bile adaletten
vazgeçilmemelidir. Zulüm kimden gelirse gelsin, gücüne ve konumuna bakılmaksızın
karşı konulmalıdır.
Rabbimiz, her birimize adaletli olmayı nasip eylesin. Zalim olmaktan, zulme
uğramaktan âlemlerin Rabbi, Allah (c. c.)’a sığınırız. Zalimlerin zulümlerinin
sonlandırıldığı, mazlumların muzaffer olduğu günleri en yakın zamanda görmemizi
rabbimizden niyaz eder, sıhhat ve afiyetler dilerim.




